Dış Dünyayı Nasıl Deneyimliyor, Nasıl Hatırlıyor ve Nasıl Anlamlandırıyoruz?
Çevremizde olup bitenleri gördüğümüzü, duyduğumuzu ve olduğu gibi algıladığımızı düşünürüz. Bir insanla karşılaşırız. Bir olaya tanıklık ederiz. Bir konuşma yaparız. Bir mekâna gireriz. Ve çoğu zaman yaşadığımız şeyi doğrudan deneyimlediğimizi varsayarız. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında insan zihni dış dünyayı olduğu gibi kaydeden bir kamera değildir. Aslında dünyayla kurduğumuz ilişki oldukça karmaşık bir süreçtir. Gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şey önce zihnimiz tarafından işlenir, anlamlandırılır ve geçmiş deneyimlerimizle ilişkilendirilir. Bu nedenle insan yalnızca dış dünyada yaşamaz. Aynı zamanda kendi iç dünyasında da yaşar. Ve çoğu zaman bu iki dünya birbirinden düşündüğümüz kadar bağımsız değildir.
Dünyaya Açılan İlk Kapılarımız: Duyularımız
Bir bebek dünyaya geldiğinde çevresini anlamlandıracak bilgiye sahip değildir. Ancak dünyayla temas kurmasını sağlayan önemli araçları vardır. Görür. Duyar. Koklar.Tadar. Dokunur. İnsan dış dünyayla ilk olarak bu duyusal kanallar aracılığıyla ilişki kurar. Gözlerimiz ışığı algılar. Kulaklarımız sesleri algılar. Derimiz sıcaklığı, soğuğu ve teması hisseder. Burnumuz kokuları ayırt eder. Dilimiz tatları fark eder. Psikolojik gelişimin ilk yıllarında çocuk, çevresindeki insanları ve nesneleri öncelikle bu duyusal deneyimler üzerinden tanımaya başlar. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır: Biz dış dünyayı doğrudan değil, duyularımızın izin verdiği ölçüde deneyimleriz. Örneğin gözümüz yalnızca belirli ışık frekanslarını görebilir. Kulaklarımız yalnızca belirli ses aralıklarını duyabilir. Yani gerçeklik olarak adlandırdığımız şey bile aslında duyusal sistemimizin bize sunduğu bir temsildir.
Algılamak ve Anlamlandırmak Aynı Şey Değildir
Bir şeyi görmek, onu anlamak anlamına gelmez. Bir sesi duymak, onun ne ifade ettiğini bilmek anlamına gelmez. Bebeklik döneminde çocuk çevresinden sayısız uyaran alır.Sesler vardır. Yüzler vardır. Dokunuşlar vardır. Kokular vardır. Ancak başlangıçta bunların büyük kısmı yalnızca deneyimdir. Zamanla beyin bu deneyimleri düzenlemeye başlar. Tekrarlayan yüzler tanıdık hale gelir. Bazı sesler güven hissi yaratır. Bazı kokular belirli insanları çağrıştırır. Böylece çocuk yalnızca algılamaz; aynı zamanda anlam üretmeye de başlar. Psikolojik gelişim açısından baktığımızda algının kendisi kadar, algıya yüklenen anlam da önemlidir. Çünkü iki insan aynı olayı yaşayabilir ama tamamen farklı deneyimleyebilir. Hafıza Bir Depo Değildir Hafızayı çoğu zaman bir arşiv gibi düşünürüz. Sanki yaşadığımız her şey eksiksiz biçimde kaydediliyor ve gerektiğinde geri çağrılıyor gibi… Ancak hafıza böyle çalışmaz. İnsan zihni yaşadığı deneyimleri olduğu gibi saklamaz. Onları işler. Yorumlar. Düzenler. Bazen eksiltir. Bazen yeniden şekillendirir. Bu nedenle yıllar önce yaşadığımız bir olayı hatırladığımızda aslında yalnızca geçmişi değil, geçmişe dair bugünkü yorumumuzu da hatırlarız. Örneğin çocukluk döneminde yaşanmış bir olay yıllarca yalnızca sıradan bir anı gibi görünebilir. Ancak yetişkinlikte farklı deneyimler kazandıkça aynı olayın anlamı değişebilir. Bu durum hafızanın pasif değil, aktif bir süreç olduğunu gösterir.
İç Dünyamızda Bir İnsan Nasıl Yaşamaya Devam Eder?
Hiç uzun yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşündünüz mü? Onun yüzünü hatırlayabilirsiniz. Ses tonunu hatırlayabilirsiniz.
Belki birlikte yaşadığınız bazı anıları da… Aslında o kişi fiziksel olarak yanınızda değildir. Fakat zihninizde yaşamaya devam eder. Psikolojide bu durumu açıklamak için içsel temsil kavramından yararlanılır. Zamanla yalnızca olayları değil, insanları da iç dünyamızda taşımaya başlarız. Anne, baba, kardeş, arkadaş, öğretmen, eş, çocuk…Hayatımızdaki önemli insanlar zihnimizde çeşitli temsiller bırakırlar. Bu temsiller yalnızca onların görüntüsünden oluşmaz. Onlarla yaşadığımız duyguları da içerir. Bu nedenle bazen yıllardır görmediğimiz bir insanı düşündüğümüzde bile belirli duygular hissedebiliriz. Çünkü zihnimiz yalnızca görüntüleri değil, ilişkisel deneyimleri de saklar.
Geçmiş Deneyimler Bugünkü Algılarımızı Etkiler mi?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman evettir. İnsan yeni deneyimleri tamamen boş bir zihinle karşılamaz. Geçmiş yaşantılarımız, bugünkü olayları yorumlama biçimimizi etkileyebilir. Örneğin geçmişte sık sık eleştirilen bir kişi, nötr bir geri bildirimi bile eleştiri gibi algılayabilir. Çocukluk döneminde sık reddedilmiş biri, yeni ilişkilerde reddedilmeye karşı daha hassas olabilir. Sürekli kontrol edilen biri, yetişkinlikte özgürlüğünü tehdit eden durumlara karşı daha yoğun tepkiler verebilir. Bu durum insanların gerçekle bağını kaybettiği anlamına gelmez. Ancak algılarımızın yalnızca bugünden oluşmadığını gösterir. Geçmiş deneyimler çoğu zaman bugün gördüğümüz dünyaya sessizce eşlik eder.
Ruhsal Dünya Nasıl Oluşur?
Ruhsal dünya dediğimiz yapı aslında yıllar boyunca biriken deneyimlerin sonucunda şekillenir. Her ilişki, her karşılaşma, her hayal kırıklığı, her başarı, her kayıp, kişinin iç dünyasında yeni izler bırakır. Zamanla bu izler birbirleriyle bağlantı kurmaya başlar. Kendimize dair düşüncelerimiz oluşur. İnsanlara dair beklentilerimiz oluşur. Dünyaya dair varsayımlarımız oluşur. Böylece yalnızca dış dünyada değil, iç dünyamızda da yaşamaya başlarız.
Psikoterapi Neden Geçmişe Bakar?
Psikoterapide geçmiş deneyimlerin konuşulmasının temel nedeni budur. Amaç geçmişte takılı kalmak değildir. Amaç bugünkü yaşantılarımızı etkileyen örüntüleri fark edebilmektir. Çünkü bazen bugün yaşadığımız bir duygunun kökleri yıllar önce oluşmuş olabilir. Bir ilişki içerisindeki korkumuz, bir eleştiriye verdiğimiz tepki, bir başarısızlık karşısındaki kırılganlığımız, yalnızca bugünün ürünü olmayabilir. Bu bağlantıları görebilmek kişinin kendisini daha derinlikli anlamasına yardımcı olabilir.
Son Söz
İnsan dünyayı yalnızca gözleriyle görmez. Yalnızca kulaklarıyla duymaz. Yalnızca duyularıyla deneyimlemez. Yaşadığı her şeyi zihninde işler, anlamlandırır ve kendi hikâyesinin içine yerleştirir. Bu nedenle bugün gördüğümüz dünya yalnızca dışarıdaki gerçeklikten oluşmaz. Bir yönüyle geçmiş deneyimlerimizin, ilişkilerimizin ve hafızamızın da ürünüdür. Belki de kendimizi anlamanın önemli yollarından biri şunu fark etmektir: Biz yalnızca yaşadığımız olaylardan değil, o olaylara verdiğimiz anlamlardan da oluşuruz.